http://img140.imageshack.us/img140/7895/3copyge6.jpg
Bölmələr
Yazarlar
Xancan Kərimov [49]
Xəyalə Ələkbərova [11]
Aydan İbrahimova [22]
Həmidə Muxtarzadə [6]
Gülnar Məmmədli [4]
Mehriban Pərviz qızı [19]
Eyyubova Şahnaz [2]
Digər Müəlliflər [9]
Nərgiz Cəmilova [6]
Elvin Kədər [3]
Elşen Resulov [14]
Həsən XAN [3]
Ajka Bayramova [9]
Nur [0]
romeo83 [4]
Web xəbərlər [128]
Giriş
Axtarış
Dost Saytlar
Mini chat
Sorğu
Forum Yenidən İstifadəyə verilsinmi ?
1. Bəli
2. Xeyr
Tam səslər: 23


Cəmi online: 1
Qonaq: 1
İstifadəçi: 0

Çərşənbə axşamı, 2017-05-23, 07.19MainRegistrationLogin
sayt artıq işlemir !!!
yeni adresimiz:
Welcome Qonaq | RSS
Əsas » Məqalələr » Elşen Resulov

HAZAR ÇEVRESİNİN JEOPOLİTİK
1.HAZARIN COĞRAFYASI.
1991 yılına kadar Sovyetler Birliği ve İran arasında bölünen Hazar, SSCB’nin yıkılmasından sonra Dağıstan (Rusya Federasyonu), Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan tarafından çevrelenen yeni bir coğrafi statü almıştır. Hazar, coğrafya kitaplarında ve çeşitli ansiklopedilerde “dünyanın en büyük (tuzlu su) gölü” olarak tanımlansa da, tarih boyunca hep bir “deniz” olarak algılanmış ve bu şekilde isimlendirilmiştir. Güneydoğu Avrupa ile Asya’nın birleştiği bölgede, 47.07-36.33 kuzey paralelleri, 45.43-54.20 doğu meridyenleri arasında yerleşen Hazar Denizi’nin toplam sahası 376 bin km2 ve su hacmi ise 76700 km3-dür. Kuzeyden güneye 1200 km uzunluğunda ve batıdan doğuya 320 km genişliğindedir. Hazar’da ortalama derinlik 184 metredir. Suyun en derin noktası Azerbaycan’a ait Lenkeran bölgesinde 1.200m ve en sığ noktası ise kuzeyde Volga (İdil) Nehri’nin döküldüğü alanda 5 m civarındadır. Hazar’ın en geniş yeri 554 km ve en dar yeri ise 200 km’dir. Hazar sahillerinin toplam uzunluğu 7010 km’dir. Kazakistan’ın 2340 km, Rusya Federasyonu’nun 1930 km, Türkmenistan’ın 1200 km, Azerbaycan’ın 800 km ve İran’ın 740 km uzunluğunda Hazar’a kıyısı bulunmaktadır. Hazar Denizi derinliğine ve su sirkülasyonuna göre üç kısma ayrılmaktadır. Kuzey kısmı toplam yüzey alanının %28’ini kaplar ve bu alanda ortalama su derinliği 6,2 m’dir. Bu kesimde su sirkülasyonu saat yönündedir. Orta kısmı %36’lık bir alanı kaplar ve ortalama 176 m su derinliğine sahiptir. Güney kısmı ise diğer %36’lık alanı kaplar ve ortalama 325 m, maksimum 1000 m su derinliğine sahiptir. Bu alanda ve orta alanda su sirkülasyonu saat yönünün tersidir.
HAZARIN KISA TARİHÇESİ..
Hazar bölgesindeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının keşfi ve bölge halkı tarafından kullanımının tarihçesi milattan önceki devirlere rastlasa da denizden petrol ilk defa XVI. yüzyılda çıkarılmıştır. Azerbaycan sahillerinde petrolün aktif bir şekilde üretilmesi ve dünya piyasalarına sürülmesiyle XIX. yüzyılda Batılı petrolcülerinin akınına uğrayan bölge 1900’lü yılların başında tek başına dünya petrol üretiminin yarısını karşılamaktaydı. Hazar Denizi’nin Sovyetler Birliği’nin işgaline uğramasından sonra ilk petrol çıkarılması 1922’de Azerbaycan kıyılarında Bibi Heybet bölgesindeki İliç körfezinde yapıldı. Ancak Hazar’da asıl petrol macerası 7 Kasım 1949’da, Azerbaycan’ın “neft taşları” yatağının işletime açılmasıyla başladı. Yeni keşfedilen bu yataklarla Hazar’da en büyük üretici konumunda olan Azerbaycan, 1986 yılına kadar SSCB’nin denizden çıkardığı petrolün yüzde 60’ını tek başına karşılamaktaydı
Bunun yanı sıra Çarlık Rusyasının işgalci güçleri kendilerinin sıcak denizlere yol bulmak için ellerinden gelen tüm çabaları yapıyorlardı. Çarlık Rusya’sına “sıcak denizlere inme” idealini kazandıran ve bu gaye ile 1723’te Bakü’yü işgal ettiren o zamanki kral Çar Petro hazar bölgesinin SSCB nin himayesi altına aldı ve böylece Hazar bölgesi bu işgalden sonra uluslararası alanlarında konuşulmaya başlandı. Hazar Denizi, 16 Şubat 1828 Türkmençay Anlaşması ile St. Petersburg ve Tahran o zamanki Kaçar Devleti arasında bölündü ve bu bölünmeyle Hazar Denizi’nin hukuki statüsüne ilk defa bir anlaşma metninde yer verildi. İran ile Çarlık Rusyası’nın Hazar’da sınırlarının çizildiği Türkmençay Anlaşması ile İran’a Hazar’da donanma bulundurma yasağı getirildi ve Hazar Denizi, Çarlık Rusyası dışındaki ülkelerin deniz gücüne kapatıldı. Bu anlaşmaya göre Rusya Federasyonu 1828’den itibaren Hazar üzerinde tam hakimiyetini sürdürmekteydi. 1920’lere kadar Çarlık Rusyası egemenliğini bu alanda sürdürmüştür. Türkmençay Anlaşmasından sonra Hazar Denizi konusunda İran ile Rusya arasında 26 Şubat 1921’de “Dostluk ve İşbirliği” Anlaşması imzalanarak daha önceki imzalanan tüm anlaşmalar iptal edildi ve her iki ülkeye gemi seferi (navigation) serbestliği getirilmiştir. Bu yeni anlaşmayla İran Hazar’da kendi bayrağı altında gemi sefer hususunda Rusya ile eşit haklara sahip olmuştur. Bu anlaşmadan sonra kurulan SSCB 1 Ekim 1927’de İran’la yeni bir anlaşma daha imzalamış ve Hazar Denizi resmen “Sovyet-İran denizi” olarak kaydedilmiştir. SSCB ve İran arasında bölünen Hazar Denizi’nin bu bölünmüşlüğü böylece hukuki bir kimlik kazanmıştır. Bundan sonra durmayan anlaşmalarla hazarın konu daha netlik kazanmıştır. Böylece 27 Ağustos 1935’de Sovyetler Birliği ve İran arasında Ticari Gemicilik ve Meskunlaşma Hakkında anlaşmalar imzalanmıştır. Bunu ardından 1940 yılında yine Rusya Federasyonu ile İran arasında 25 Marta Ticaret ve Gemi Seferi Anlaşması ile Hazarın uluslararası hukuki statüsüne biraz daha açıklık getirilmiştir. 1940 Anlaşması, genel olarak 1935 anlaşmasını tekrar etmenin yanısıra Hazar denizinde bir birilerine kıyısı olan ülkelere (İran ve SSCB), off - shore sularda, 10 deniz millik bir alanda serbest balıkçılık yapma hakkı tanımıştır. Ayrıca 1935 ve 40 Anlaşmalarında Hazar’ın, SSCB ve İran’a ait kapalı bir “Sovyet-İran denizi” olduğu vurgulanmış ve Hazar’ın iki ülkenin ortak egemenliğinde olduğu ve bu durumun hayati önem taşıdığı belirtilmiştir. Yinede 1935 anlaşmasıyla 1940 anlaşmasının en temel ortak nedeni bu iki ülke SSCB ve İran Hazar’ı dış müdahalelere karşı korumak olmuştur.
Hazarın Statüsü
Bu kadar yapılan anlaşmalara rağmen Hazarın statüsü bir türlü belirlenmemiştir.
İlk defa 1828 yılında yapılan bir antlaşma da adı geçen Hazar’ın statü sorunu, yapılan bu antlaşmaya göre %88 SSCB’nin, kalan %12’lik kısmınsa İran’ın ulusal sektörü olduğunun kabul edilmesiyle ve SSCB haricindeki devletin Hazar Denizi’nde donanma bulunduramaya --cağı kararıyla sonuçlanmıştır. Bunun ardından da yapılan 1921 anlaşması ile de iki devlet arasında seyr-ü sefer yani gemi seferi serbestliği getirilmiş ve önceki anlaşmalar iptal edilmiştir. Böyle bir hakkı İrana sunan SSCB liyi ilerde sorun olacağını biliyordu o nednele de 1935’de Stalin, gizli bir emir vererek İçişleri Komiseri Henri Yagod’dan SSCB-İran sınırını belirlemesini istedi. Yagod, yapmış olduğu çalışmalar sonucunda, SSCB’nin güneyde İran sınırındaki en uç noktaları olan Astara (Azerbaycan) ve Hasan Kuli (Türkmenistan) arasında bir hat çekerek İran ile sınırları oluşturuldu. Bu bölünme ile Azerbaycan-İran sınırındaki Astara dan Türkmenistan-İran sınırındaki Hasan Kuli bölgesinin kuzeyinde kalan Hazar’ın yüzde 88’lik kısmı, SSCB’nin ulusal sektörü olarak kabul edildi. İran ise güneyde kalan yüzde 12 ile yetinmek durumunda kaldı. Tamamıyla bir “Sovyet denizi” görüntüsünde olan Hazar’da Astara-Hasan Kuli hattı Sovyet askerleri tarafından SSCB’nin sınırları olarak korunmuştur.
Sovyetler Birliği, Hazar’da çizdiği bu sınırın ardından, 1949 yılından itibaren 10 millik sınırının ötesindeki kendi ulusal sektörü içerisinde İran’a danışma ihtiyacı bile hissetmeden petrol arama faaliyetlerine başladı. Bu çalışmalar 1949’da neticesini verdi ve SSCB, Hazar’ın Azerbaycan sektöründe “Neft taşları” olarak bilinen büyük petrol yataklarını işletime açtı. İran ise buna cevap olarak 1950’de kendi sahillerinde (Enzeli) petrol arama faaliyetlerine başladı. Ancak İran hiçbir zaman Hazar’ın kendisine ayrılan sektöründe, ekonomik anlamda önemli bir çalışmada bulunmadı.
Bu statüs SSCB liğinin dağılmasına kadar sürmüştür. SSCB liyi 1991 de dağıldıktan sonra bu bölgede 3 farklı cumhuriyet ortaya çıkmıştır. Bunlardan Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistandır. Bu dönemden sonra Hazarın statüs tartışmalara farklı boyutlara çıkacaktır.
Böylece bu 3 farklı cumhuriyetin ortaya çıkmasıyla Hazar çevresinde 5 ülke yerleşmiş oluyordu, ve statü konusu artık bu 5 ülke arasında tartışılacaktı.
Sovyetler Birliği zamanında da zaman zaman gündeme gelen “statü” sorunu Sovyet hukuk araştırmacıları tarafından her zaman Sovyet-İran anlaşması kapsamında ele alınarak Hazar Denizi’nin kapalı deniz olduğuna karar verilmiş, konunun uluslararası boyutu mümkün olduğunca gizlenmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla bu konu 1980’li yılların sonlarına kadar pek tartışılmamıştır.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Hazar’ın kıyısında bir anda dört yeni cumhuriyetin ortaya çıkması dünyanın bu kendine münhasır ve benzeri olmayan su havzasındaki paylaşım ve statü sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Hazar, Çarlık Rusya’sı ve daha sonrada SSCB, zamanında diğer kıyıdaş ülke olan İran’ın pratikte yok sayılarak tamamiyle bir Rus-Sovyet denizi konumundaydı. Ancak Hazar’ın “Sovyet sektörü”, şimdi bu yeni dönemde artık beş kıyıdaş ülkenin ortak malıydı ve her bir devlet hidrokarbon kaynaklarıyla zengin bu devasa su havzasından kendi payına düşeni fazlasıyla almak istiyordu. Zira kıyıdaş ülkeler ayrı kara sınırlarının yanında ayrı bir deniz sınırı da istemekteydiler. Azerbaycan ise deniz sınırları ile beraber hava sınırlarının da belirlenmesini istemekteydi.
Bunun ardından ilk girişimler Almata Deklerasyonu adımı ile atılmışdı. Bu Deklarasyon 21 Aralık 1991’de (eski) Sovyet cumhuriyetleri yani şimdiki Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan’da bir araya gelerek “Almata Deklerasyonu”nu imzaladılar ve kendilerini SSCB’nin ortak mirasçısı kabul ettiler. Bu anlaşmayla aynı zamanda kıyıdaş ülkeler İran ile SSCB arasında imzalanan 25 Mart 1940 tarihli Ticaret ve Gemicilik Anlaşması’nı ve SSCB-İran sınırını oluşturan Astara-Hasan Kuli hattını da hukuki olarak kabul etmiş oldular. Ortak mirasın bir diğer sonucu da kıyıdaş ülkelerin 1970’te yapılan iç bölümlemeyi yavaş yavaş kendi “ulusal sektörleri” olarak tanımaya başlamalardı. Böylece Soveytlerden ayrılan ülkelerde Hazarda kendi hakimiyetlerini kurmaya başlamışlardı. Bundan sonra Hazarın paylaşımı gündemde daha fazla konuşulmaya başlamıştı. Paylaşılma sonradan gündeme statü diye nitelendirilmeye başlanmıştı, ve böylece kimin statüsü ne kadardır tartışmaları oluşmuşdur. Bunun ardından statü konusunda ilk toplantı 17 Şubat 1992’de Tahran’da yapılmış ancak bu toplantıdan bir sonuç elde edilememiştir. Hazar’ın statüsünü tesbite yönelik görüşmeler çeşitli seviyelerde devam ettirilmiştir. Kasım 1996’da Aşkabat’ta kıyıdaş ülkelerin yani Azerbaycan Türkmenistan, Kazakistan, Rusya, İran dışişleri bakanlarının katılımı ile gerçekleştirilen toplantı ise Hazar Denizi’nin statü sorununun çözümünde önemli bir safha olmuştur. Zira bu toplantıda Hazar’ın statüsünün belirlenmesine kadar mevcut rejimin korunmasına yönelik bir bildiri kabul edilmiştir. Statü ve paylaşım tartışmaları zaman içerisinde bir coğrafi olguya dönüşmüş ve tartışma konusu ilk zamanlar bu su havzasının deniz mi, yoksa göl mü olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Gerçekten de literatüre dünyanın en büyük gölü olarak geçen, ancak günlük kullanımda hep deniz olarak algılanan ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde de teknik olarak bir kapalı/iç deniz (enclosed sea) olarak nitelendirilen Hazar’ın coğrafi manada hangi statü içerisinde olduğu tartışma konusunun temelini oluşturmuştur. Deniz mi yoksa göl mü tartışmaları üzerine Hazar denizine kıyısı olan ülkeler tarafından farklı - farklı kabul edilmişti.
Bu konu da ortaya atılan önerileri 4 ana başlıkta inceleyebiliriz:

1.Yaklaşım: BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Hazar açık denizdir. Yine bu sözleşmeye göre Hazar ulusal sektörlere bölünmeli ve her kıyıdaş ülke kendi ulusal sektöründeki kaynakları işleme hakkına sahip olmalıdır.

2.Yaklaşım: Hazar Denizi kapalı bir denizdir. Kapalı deniz terimiyle anlatılmak istenen birden fazla devletin kıyısının olduğu, daha büyük denizlere veya okyanusa dar bir geçitle bağlanmış ya da hiçbir çıkışı olmayan denizdir. Böyle bir durumda Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesi mümkün değildir ama kıyıdaş devletler (Rusya,Azerbaycan,Kazakistan,İran,Türkmenistan) Hazar’ı bir bütün olarak karşılıklı işletebilirler.

3.Yaklaşım: Hazar Deniz değil, sınır gölüdür.Hazar bir göl olarak tanımlandığında ise,uluslar arası sınır gölü statüsü kazanır ve 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin yetki alanına girmeyecektir.Sınır gölleri için kabul edilmiş bir sınır belirleme yöntemi yoktur.Böyle bir durumdaysa hukuka örnekler kaynaklık edecektir.Bu tür bir bölünmeye ABD ve Kanada arasındaki Büyük Göller ve Fransa ve İsviçre arasındaki Geneva Gölü örnek gösterilebilir.
4.Yaklaşım: Hazar bir göldür ve kıyıdaş ülkeler arasında “Ortak Mülkiyet” şeklinde idaresi savunulmaktadır. Sınır göllerinin sınırlarının belirlenmesi ile ilgili ender kullanılan bir metot da Bolivya ve Peru arasındaki Titticaca Gölü’nün paylaşımında olduğu gibi her bir kıyı devletinin 12 millik kara sularına sahip olması ve gölün geri kalanının ortak kullanıma açık olması şeklindedir.
Bu yaklaşımlara rağmen hala kıyı devletleri tarafından hazarın statüsü farklı faklı algılanmaktadır, özellikle deniz mi yoksa göl mü konusundaki tartışmalar.

RUSYA FEDERASYONU Rusya konuyu (1992 Tahran Konferansı dışında) ilk kez Ekim 1993’de gündeme getirmiştir. Rusya’nın bu dönemdeki yaklaşımı Hazar’ın bir iç deniz olduğu ve sınır devletleri tarafından bölünemeyeceği yönündeydi. Rusya, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku’nun diğer denizlerle doğal bağlantısı olmadığından Hazar’a uygulanamayacağını savunmakta ve Hazar’ın yasal rejimini belirleyen İran ile yapılmış olan 1921 ve 1940 antlaşmalarının yürürlükte olduğunu vurgulamaktaydı.
Rusya’nın tepkileri genel olarak şu noktaları ihtiva etmekteydi: “Hazar’ın kaynaklarına yönelik tek taraflı hareketler uluslararası hukuka aykırıdır ve bu su havzasının eko-sistemine zarar vermesi tehlikesini ortaya çıkarmaktadır. Hazar Denizi ve onun kaynakları bütün kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında olmalıdır. Hazar Denizi’ni kıyı devletlerle ortak olarak kullanmak isteyen Rusya’nın yaklaşımında önceleri politik kaygılar daha ön plana çıkmaktaydı. Hala bölgeyi kendi arka bahçesi olarak görmek isteyen Rusya’nın bir diğer kaygısı zengin petrol yataklarına sahip Azerbaycan’ın Batı ile giderek artan yakınlaşmasıydı. Bu sebeple Rusya Federasyonu’nun statü tartışmalarının merkezinde daha çok Azerbaycan bulunmaktaydı. Azerbaycan ise 1991’den devam eden petrol anlaşması görüşmelerini 20 Eylül 1994 tarihinde anlaşma ile neticelendirmişti. Yapılan bu anlaşmanın ardından Batılı büyük petrol şirketleri Hazar Denizi’nin Azerbaycan sektörüne ciddi miktarlarda yatırım yapmaya başladılar. Başlangıçta Rusya hükümeti ve onun “Lukoil” petrol şirketi Azerbaycan’ın Batı’lı şirketlerle yürüttüğü petrol görüşmelerinden dışlanmıştı. Ancak bu dışlanmışlık Azerbaycan’da Elçibey hükümetinin bir darbeyle uzaklaştırılmasıyla neticelendi İktidara geldikten sonra mevcut durumu iyi kavrayan Aliyev aynı akibetin kendi başına gelmesinden çekindiği için “Asrın Anlaşması”nda kendi ulusal petrol şirketi (Azerbaycan Respublikası Dövlet Neft Şirketi-ARDNŞ) payından Rus Lukoil şirketine yüzde 10’luk bir pay vererek bir şekilde Rusya’yı da bu büyük oyuna dahil etti. Rusya Federasyonu 5 Ekim 1994’te BM’e müracaat ederek sorunun genel kurulun kış oturumunda ele alınmasını istedi. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Grigori Krasin ise 1921 ve 1940 yıllarında imzalanan Rusya-İran ve Sovyet-İran anlaşmalarını hatırlatarak bakanlığın petrol anlaşmasını tanımadığını ve bir taraflı hareketlerin, özellikle rezervler ve Hazar Denizi konusunda yapılan işlerin uluslararası hukuka uygun olmadığı ve denizin ekoloji sistemini tehlikeye soktuğunu” bildirdi. Açıklamada ayrıca herhangi bir Hazar devletinin tek taraflı eyleminin (Azerbaycan kastedilerek) kabul edilemeyeceği bildirilmiştir. Bu arada Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı İngiltere’nin Moskova Büyükelçiliği’ne verilen nota’da “İngiliz hükumetine Hazar’ın statüsü belirlenmeden burada anlaşmalar imzalamamasını tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Rusya Federasyonu Enerji Bakanı Yuri Şafrannik, Rusya hükümetinin Hazar Denizi’ndeki petrol yataklarının kullanımında Azerbaycan’ın bütün haklarını tanıdığı bildirmiştir ve böylece Rusya nın Hazar üzerindeki baskıları azalmıştı.

AZERBAYCAN:
Azerbaycan’ın bu konudaki görüşleri ikiye ayrılmış durumdadır. Birincisi kıyı devletlerinin deniz üzerinde münhasır yetkilerini kullanabileceğidir. İkinci savunduğu görüş ise Hazar’ın ulusal egemenlik alanlarına bölünmesini amaçlamaktadır. Bunlardan birincisi açık deniz, ikincisi ise sınır gölü teklifidir.
Azerbaycan ilk zamanlar bu su havzasını yani Hazarı göl olarak nitelendirmekteydi, hatta bunu aşarak Hazarın kıyı devletler arasında bölüştürülmesi gerekdiyini savunmaktaydı. Bakü ye göre eğer Hazar kıyı devletler arasında bölüştürülürse o zaman Azerbaycanın çıkarları daha fazla olacaktır. Azerbaycan devleti bu konuda girişimlerine davam etmiştir ama Rusya ve İran tarafından baskılara maruz kalarak görüş değişikliğine gitmiştir. Azerbaycan, Hazar’ın deniz olduğunu ve 1982 tarihli BM Deniz Hukuku sözleşmesinin (122. madde-kapalı deniz) uygulanmasını istemekteydi. İşte bu politika argümanı karşısında Azerbaycan, Hazar’ın bir deniz olduğu ve deniz hukuku çerçevesinde her bir devletin münhasıran egemenliğini kullanacağı ulusal sektörlere bölünmesi gerektiği yönünde yeni politikalar oluşturmuştur. Azerbaycan bu tezine dayanarak 1970 yılında Hazarın Soveyt kesiminin 4 bölünmesi sektörler bölümlenmelerinde söylenen kararları kabul edip bu kararların hava sahanlığı için geçerli olmasını da istemişlerdir. Ancak buna karşın İran ise bu bu anlaşmanın hiçbir hukuku dayanağı olmadığı için kabul etmemiştir.
Putinin Rusyanın başına geçmesinden sonra enerji üzerindeki deyişkliklerini Azerbaycan üzerinde de uygulamıştı. Putin 9 – 11 ocak 2001 de Azerbaycan ı ziyareti esnasında Rusya ile Azerbaycan anlaşma imzaladı. Buna göre denizin dibi ulusal sektörlere bölünerek, su yüzeyi ise kıyıdaş ülkelrin ortak kullanımına kalmıştır. Bunun ardından Azerbaycan önemli hamleler yapmıştır bunlardan biride
Azerbaycan kendi ulusal sektörü saydığı alanlarını anayasası içerisinde göstererek kendi ulusal sektörünü anayasal güvence içerisine almıştır. 12 Kasım 1995’de kabul edilen Azerbaycan Anayasası’nın 11. maddesinde; “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin arazisi tek, dokunulmaz ve bölünmez bir bütündür. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin iç suları, Hazar Denizi’nin Azerbaycan’a ait bölümü ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin hava sahası Azerbaycan Cumhuriyeti’nin arazisi sayılır” denilerek Hazar’ın Azerbaycan’a ait ulusal sektörü anayasal teminat altına alınmış ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü içerisinde gösterilmiştir.

Son zamanlarda ise Azerbaycan bu görüşlerinden sınır gölü görüşüne ağırlık vererek, Hazar’ın “orta hat” esasına göre beş ulusal sektöre bölünmesini desteklemektedir.

KAZAKİSTAN:
Azerbaycan ile benzer görüşleri paylaşan Kazakistan, Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesini istemekte ve ortak mülkiyete şüphe ile bakmaktaydı. Hazar’ın bir deniz olarak nitelendirilmesini ve BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin uygulanmasını istiyordu. Fakat daha sonra tutumunu değiştiren Kazakistan deniz yatağının paylaşılmasını ancak su yüzeyinin de ortak kullanımını savunmaya başladı. Bu tutum değişikliğinin nedenlerini Kazakistan’da yaşayan Rus azınlığın çokluğu, ekonomisinin Rusya’ya bağımlılığı ve Batı piyasalarına giden tek petrol boru hattının Rusya’dan geçiyor olması şeklinde açıklayabiliriz.
Öte yandan Kazakistan Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesiyle sahip olacağı %29,6 lık paydan dolayı İran’ın önerdiği eşit paylaşım önerisini kabul etmemektedir.

İRAN:
Hazar Denizi’ni bir sınır gölü olarak tarif eden İran’ın, Hazar konusunda geçerli ve sürekli bir önermede bulunduğunu söyleyebilmek zordur. İran Hazar’ı yüzde 20 prensibi ile beş eşit parçaya bölmeyi veya zaman zaman da ortak kullanmayı (condominium) istemektedir. Görüşlerini bu iki eksen arasında belirleyen İran’ın, ön plana çıkarmaya çalıştığı husus Hazar’ın statüsü belirlenmeden buradada yapılan petrol aramalarının kanun dışı olduğu tezidir. İran, statü sorunu çözülünceye kadar 1921’de Rusya-İran ve 1940’da imzalanan SSCB-İran anlaşmalarını esas olarak aldığını beyan etmektedir. İran diğer yandan Hazar’ın statüsü konusunun 1940 anlaşmasına dayanarak ancak İran ve Rusya arasında çözülebileceğini diğer ülkelerin ise alınacak kararlara uyması gerektiğini belirtmektedir. Halbuki 21 Aralık 1991’de “Almata Deklerasyonu”nu imzalayan eski SSCB cumhuriyetleri SSCB’nin ortak mirasçıları olduklarını beyan etmişlerdir.
İran’ın Hazar’da statü tartışmalarını yürüttüğü ülkelerin başında Azerbaycan gelmektedir. Zira İran Hazar sorununa ekonomik gerekçelerden daha çok siyasi prizmadan bakmaktadır. Çünkü bu yataklar İran için bu ülkenin Basra körfezindeki zengin petrol yatakları göz önüne alındığında ekonomik değer bakımından hayati ölçüde bir mana taşımamaktadır. İran, Güney Azerbaycan sorunu sebebiyle Azerbaycan’ı bölgesel tehdit algılamasında birinci dereceli tehdit olarak görmektedir. Bu sebeple de Azerbaycan’ın gelişmesine ve “Güney” için bir cazibe merkezi haline gelmesine önemli katkılar sağlayacak petrol anlaşmalarını engellemek için Hazar’da uzlaşmaz tutumunu devam ettirmektedir.

Tahran uzun süredir Bakü’nün yürüttüğü dış politikadan rahatsızdır ve bu rahatsızlığını her vesileyle diplomatik kanallaradan Bakü’ye bildirmektedir. Hazar’a yabancı güçlerin gelmesini istemeyen İran’ın en büyük endişesi Hazar’da giderek güçlenen ABD ve Batı nüfuzudur. Zira İran, Hazar’da etkinleşen Batı nüfuzuyla beraber kuşatıldığını hissetmektedir.
Bölgede bir yandan Batı sermayesi artış gösterirken diğer yandan ABD ambargosu sebebiyle İran, Hazar pastasından gerekli pastayı alamadığını düşünmektedir. Her ne kadar 1994’deki “Asrın Anlaşması”ndan İran’a yüzde 5’lik bir pay verilse de ABD’den gelen baskılar sebebiyle Azerbaycan bundan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu vesileyle de İran, Hazar Denizi’nin statüsü konusunda belirsizliği öne sürerek Nisan 1995’de bu anlaşmayı tanımadığını bildirmiştir. İran Azerbaycan’ın oluşturduğu “uluslararası konsorsiyumun” kanun dışı olduğunu iddia etmiş ve bu konuda Rusya ile sıkı bir işbirliğine girişmiştir.
Azerbaycan hükümeti ise 14 Kasım 1994’de imzalanmış İran-Azerbaycan protokolünü hatırlatarak başka petrol yataklarının kullanımı için İran’la işbirliği yapabileceğini açıklamıştır. Daha sonra yapılan görüşmeler sonucunda İran “Şahdeniz” doğal gaz yatağı ve “Lenkaran- Talış-Deniz” petrol yatağında sırasıyla yüzde 10’luk bir paya sahip oldu. İran bu anlaşmaları imzalamakla aslında Azerbaycan’ın petrol politikasını ve Hazar Denizi’ndeki petrol yataklarını de facto tanımış olmuştur. İlginç olan İran’ın Azerbaycan’a bir paydaş statüsüyle ortak olduğu Lenkeran” (Talış-Deniz) yatağı İran’ın şimdi hak iddia ettiği “Alov” yatağından çok daha güneyde ve İran deniz sınırına yakın bir bölgede bulunmaktadır. Ancak İran, daha yakın olan ve kendi iştirakinin bulunduğu Lenkeran yatağına itiraz etmezken daha uzak bir mesafede ve pay alamadığı “Alov” yatağı üzerinde hak iddia etmektedir.
Tahran, aynı şekilde 1998’de Rusya ve Kazakistan arasında “Hazar Denizi’nin kuzey bölgesi deniz tabanının bölünmesi hakkındaki anlaşmayı” ve 2001’de Rusya ile Azerbaycan arasında imzalanan benzer içerikli anlaşmayı da tanımadığını bildirmiştir. İran, Hazar Denizi’nin bugünkü statüsüne karşı olan herhangi iki taraflı anlaşmaların geçerli olmayacağını, daha sonra beş sahil devletinin anlaşma sağlayacağı taktirde her devletin beraber ve adaletli pay alması gerektiğini kaydetmektedir.
Halbuki 1992’de İran ve Azerbaycan Dışişleri bakanları ortak bir bildiri kabul ederek 1921 ve 1940 anlaşmalarını ve Hazar’ın “Orta hat” prensibine göre bölünmesine her iki ülkenin olumlu yaklaşımını bildirmişlerdi. Bu ortak bildirinin mevcudiyetine rağmen aradan geçen süre içerisinde İran tavır değişikliğine gitmiştir. Bu değişikliğinin sadece bölgedeki petrol kaynaklarından daha fazla pay alma düşüncesi ile açıklamak ise mümkün değildir.
İran’ın Hazar bölgesindeki tutum ve davranışlarının sebebini sadece bir ülke ile (Azerbaycan) sınırlandırmak yetersiz kalacaktır. Zira Hazar’ın güneyinde ehemmiyetsiz bir bölüme sahip olan İran kendi payına düşen kısımdan (yüzde 12) memnun değildir ve kendi sınırlarını Hazar’ın ortalarına doğru genişleterek Hazar’ın içlerine doğru “stratejik derinlik” elde etmek istemektedir.
Mart 2001’de İran Cumhurbaşkanı Muhammet Hatemi’nin Moskova ziyareti sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptıkları görüşmede “Rusya ve İran’ın “Hazar Denizi’nin statüsü resmi olarak belirlenmeden Hazar’da diğer kıyıdaş ülkeler tarafından çizilmiş hiçbir sınırın tanınmayacağı”, statü sorunu çözülünceye kadar 1940 yılı anlaşmasının geçerli olduğu ve çalışmaların ancak beş ülkenin anlaşmasından sonra başlanabileceği yönünde ortak bir açıklama yapmışlardır. Söz konusu açıklamada, bugüne kadar yapılmış tüm “off-shore” sözleşmelerinin de illegal olduğu ifade edilmiştir. Rusya’nın bu açıklamanın ve İran’ın görüşlerinin aksine bir tutum içerisinde olduğu görülmektedir. Zira Hatemi’nin bu ziyareti sırasında önemli silah anlaşmaları yapılmıştı ve Rusya’nın silah satımı hatırına böyle bir açıklamaya gittiği yorumları yapılmıştır.
Hazar sorununda Batılı ülkelerin ve uluslararası petrol şirketlerinin konuyu siyasallaştırdığını ileri süren İran , ısrarla Hazar’ı uluslararası aktörlerin dışında tutmaya çalışmaktadır. Diğer yandan İran, bir yandan bölgede Batı’lı ülkelerle mücadele ederken diğer yandan da Rusya ile de nüfuz mücadelesi içerisindedir.
İran’ın yüzde 20’lik payda ısrar etmesi ve Hazar’da silahlanmaya başlaması durumunda bölgede önemli bir müttefik pozisyonda bulunan İran ve Rusya’nın karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Hazar’ın statüsü belirlenirken su yüzeyinin ortak kullanımı prensibinin kabul edilmesi durumunda Rusya deniz gücünün rahatlıkla İran kıyılarına kadar gelerek bu ülkeyi tehdit eder konuma gelmesinden Tahranın duyduğu rahatsızlık bilinmektedir. Daha SSCB döneminde yapılan anlaşmalarla Hazar’da sadece Rusya bir deniz donanması bulundurabiliyordu.


TÜRKMENİSTAN:
Türkmenistan’ın bu konu hakkındaki tutumu diğer devletlere oranla daha belirsizdir.1994 yılında problemi çözmek için ortak bir şirketler birliği oluşturma teklifini ortaya atan Türkmenistan daha sonra 45 millik Rusya teklifi yönünde hareket edeceğini bildirmiştir. Azeri-Çırağı ve Kepez petrol yataklarının keşfedilmesi üzerine bu tutumundan vazgeçmiş ve ortak hat prensibini desteklemeye başlamıştır.
ABD nin HAZAR POLİTİKASI
ABD nin şimdiye kadar enerji kaynakları için yapdığı müdahilelere bakarsak tek sonuç ortaya çıkar kendi çıkarı için ve kendine gerkli olan enerjiyi bulmak için ne gerek.yorsa yapa bilir bunların da canlı örneklerine bakarsak Basra körfezinin petrol kaynakları yönünden önemi bunun üzerine İrak işgali, daha sonra Afganistan işgali gösterile bilnir.
Hazar'ın petrol kaynakları Basra Körfezi kaynakları ile kıyaslanacak derecede büyük olunca, bu bölge de Amerika için stratejik öneme sahip bölgelerden biri oldu ve doksanlı yılların ikinci yarısından itibaren Hazar Denizi Bölgesi, Amerikan dış politikası içerisinde giderek önem kazandı. Eylül 1994'de imzalanan “Asrım Mukavelesi” ile Amerikan şirketlerinin Hazar petrollerinin işlenmesi ve pazarlanmasına ilişkin projelerde büyük paylar alması üzerine ve Rusya'nın Çeçenistan Savaşı'ndaki performansından askeri gücünün o kadar da abartılmaması gerektiği ortaya çıkınca Amerikan yönetimi Hazar politikasında revizyona gitti. ABD'yi bölgede daha aktif politika izlemeye iten bir diğer önemli faktör de bölgedeki Amerikan petrol şirketlerinin çıkarları doğrultusunda yönetime baskı yapmaları oldu.
21 Temmuz 1997'de dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Strobe Talbott, Central Asia Institute'de yaptığı konuşmasında ABD'nin Hazar havzasına yönelik yeni yaklaşımını açıkça ilan etti. Daha önce “çıkar sahası” olarak görülen Kafkasya ve Orta Asya artık “sorumluluk sahası” olarak görülmeye başlandı. Kafkasya, ABD'nin Avrupa Komutanlığı'nın sorumluluk alanına dahil edilirken, Orta Asya ise, Orta Doğu komutanlığına verildi. Bu şekilde ABD, Hazar enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanması konusunda sorumluluk aldığını resmen ilan etti. Daha sonraki süreçte ise, ABD, NATO çerçevesinde ve ikili anlaşmalar yaparak bölge ülkeleriyle geliştirilen askeri işbirliği sayesinde buradaki askeri varlığını güçlendirdi.
90'lı yılların ikinci yarısından itibaren ABD sahip olduğu potansiyeli açısından Hazar'ı Basra Körfezi ile aynı kategoriye koyarak hayati çıkar sahası olarak tanımlamaktadır. Bu çerçevede ABD, NATO'nun ilgi alanını da kendi çıkarları doğrultusunda Hazar Bölgesi'ne kaydırmıştır. Şubat 1997'de NATO Genel Sekreteri Javier Solana “Kafkas ülkeleri Avrupa Güvenliğinin dışında tutulduğu takdirde Avrupa'nın tam anlamıyla güvenli olamayacağını” yönünde bir açıklama yapmıştır. NATO periferisinin istikrarının önemi hususu 1999'daki Yeni NATO Konsepti'nde de vurgulanmıştır.
ABD'nin yeni Kafkasya ve Orta Asya açılımı Rusya ve Ermenistan'ı rahatsız ederken, diğer bölge ülkeleri güvenlikleri açısından ve Rusya'ya olan bağımlıklarını azaltmak için ABD ve NATO ile işbirliğine olumlu yaklaştılar. Hazar'a kıyısı bulunmamakla birlikte Hazar petrollerinin uluslar arası pazarlara ulaştırılmasında güzergah konumunda bulunan Gürcistan, Hazar Denizi Bölgesi'nde ABD ile askeri işbirliğini en ileri düzeyde kuran ülke oldu. 1996'dan itibaren NATO çerçevesinde ABD ile yakınlaşan Gürcistan, Nisan 2003'de ABD ile ikili bir askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Amerikan silahlarının ülkeye yerleştirilmesini, 80 kişiyi geçmeyecek Amerikan askerinin Gürcistan'da bir takım bağışıklıklarla konuşlanmasını öngören anlaşma Amerikan askerlerine vizesiz ve pasaportsuz geçiş, silah taşıma serbestisi ve diplomatik dokunulmazlık sağlıyordu. Bu anlaşmayla ABD istediği kadar silahı bu ülkeye getirebilmesinin önü açılıyordu. Rusya Dışişleri Bakanlığı 11 Nisan 2003'de yaptığı açıklamada bu anlaşmanın bölgedeki güç dengesini bozarak uluslararası güvenliğe tehdit oluşturacağını belirterek “terörizmle mücadele adına Rusya'yı dışlayan bu girişimin tedirginlik uyandırdığını” belirtti.
Azerbaycan, Hazar Bölgesi'nde ABD ile askeri işbirliği yapan diğer kilit ülkedir. ABD, ülkesindeki Ermeni lobisinin etkisiyle Özgürlüğü Destekleme Yasası'na ek 907 sayılı madde çıkartarak uzun süre Azerbaycan'a hiçbir resmi yardımda bulunmamıştır. İlk kez 1998 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, bu maddenin Amerikan çıkarlarına engel teşkil ettiğini belirterek kaldırılmasını talep etmiştir. ABD, 907 numaralı maddeyi Azerbaycan'ın 11 Eylül olaylarından sonra ABD'nin başlattığı “teröre karşı savaş”a açık destek vermesi sonucu Ocak 2002 yılında kaldırmıştır. Bu tarihten itibaren ABD-Azerbaycan askeri ilişkileri de hızla gelişmeye başlamıştır. ABD, özellikle Azerbaycan'ın deniz kuvvetleri personelinin yetiştirilmesine katkıda bulunmuştur. Ağustos 2003'de ve 6 Şubat 2004'de ABD ve Azerbaycan Hazar Denizi'nde Azerbaycan'a ait kısımda askeri tatbikat düzenlemişlerdir. İran her iki tatbikat sırasında tarafları sert bir dille kınamıştır. Bu münasebetle İran'lı ve Rus yetkililer Hazar'da yabancı güçlere ihtiyaç duyulmadığı vurgulamışlardır.
Avrupa ile Asya arasında bir ulaşım koridoru oluşturmayı hedefleyen GUUAM Örgütü Hazar petrollerinin güvenliğine önem vermiştir. ABD'nin desteği ile Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan Temmuz 1998'da bir Barışı Gücü Taburu oluşturdular. Nisan 1999'da ise, Gürcistan, Azerbaycan ve Ukrayna birliklerinden oluşan ortak kuvvet hayati öneme haiz ekonomik bölgenin, petrol boru hattı ve diğer teknik teçhizatın korunmasına yönelik askeri tatbikat düzenledi. Bu tatbikat Kafkasya'da Rusya'nın katılımı olmaksızın yapılan ilk uluslararası nitelikli askeri tatbikat oldu. Daha sonra da GUAM bünyesinde petrol boru hattının korunması ve terörle mücadele kapsamında çeşitli tatbikatlar düzenlendi.
Gürcü ordusunun eğitimi maksadıyla Gürcistan'a mobil birlik yerleştiren ABD, Azerbaycan ve Ukrayna'ya da aynı şekilde mobil kuvvetler yerleştirmeyi planlamaktadır. Bu konu ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in Ağustos 2004'de Ukrayna ve Azerbaycan'a yaptığı ziyaret sırasında gündeme gelmiştir. Azerbaycan'daki birliklerin Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattının güvenliğini sağlayacağını açıklayan ABD'nin Avrupa Karargahı Hava Kuvvetleri Komutanı General Charles Wold, Kafkas cumhuriyetleriyle stratejik askeri işbirliğini amaçladıklarını, bu ülkelerde Amerikan üsleri kurmayı planlamadıklarını açıklamıştır. Öte yandan Bush yönetiminin Hazar Bölgesi'nde daimi askeri üsler kurmayı değerlendirdiği ABD'de akademik çevrelerde de dile getirilmektedir.
ABD'nin Avrupa Karargahı Komutanı General Charles Wold, Azerbaycan'ı ziyareti sırasında Hazar'ın ABD'nin çıkar sahasına dahil olduğunu söyleyerek, Washington'un bölgenin güvenliği için gerekli her türlü yardımı göstermeye hazır olduğunu bildirmiştir. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Viktor Kalyujnıy bu açıklamaya ilişkin, ABD'nin bölgedeki çıkarının petrolle ilgili olduğunu belirterek, “Eğer Rusya Büyük Göller bölgesinde çıkarları olduğunu açıklasa ve özel temsilcisini gönderse ABD buna nasıl tepki gösterirdi. ABD'nin bu önemli bölgede yapacağı hiçbir şey yoktur” şeklinde yanıt vermiştir.
Pentagon ve Dışişleri'nin belgeleri incelendiğinde ABD'de yetkililerin teröre karşı savaşı ve petrol kaynaklarının korunmasını birlikte değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı Kazakistan'da bir ABD “hızlı müdahale tugayı” kurulmasına ilişkin 2004 yılı bütçesinden kaynak ayrılması talebiyle Kongre'ye teklifte bulunurken “Hazar Denizi'ndeki petrol yataklarına yönelik terörist saldırılara karşı Kazakistan'ın karşı koyma kabiliyetinin güçlendirilmesini” gerekçe olarak göstermektedir.
Coğrafi, siyasi, kültürel diğer açılardan Hazar Bölgesi alt sisteminin bir parçası olan Türkiye, hem Hazar kaynaklarının işletilmesine ilişkin projelerde yer alarak hem de Baku-Ceyhan petrol boru hattını hayata geçirmeye çalışarak Hazar kaynakları üzerinde yaşanan mücadelede etkin aktörlerden biri oldu. Hazar Denizi Bölgesi, Soğuk Savaş sonrası Türk-Amerikan ilişkileri açısında işbirliği sahası olurken, genel niteliği “ekonomik işbirliği ve siyasi rekabet” olarak tanımlanan Soğuk Savaş sonrası Türk-Rus ilişkilerinde baştan itibaren rekabetin en yoğun yaşandığı bölge oldu. Türkiye ve Rusya özellikle petrol boru hattı güzergahının belirlenmesi konusunda birbirleriyle mücadele ettiler. Hatta boru hattının siyasi boyutu ekonomik boyutunun ötesine geçti. Türkiye'nin Baku-Ceyhan hattı projesinin hayata geçirilmesi için verdiği bu mücadeleye ABD yönetimi ise açık destek sağladı. 18-19 Kasım 1999'da İstanbul'da gerçekleştirilen AGİT Zirvesi sırasında Baku-Tiflis-Ceyhan Ana Petrol Boru Hattı'na yönelik Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan ve Türkiye cumhurbaşkanlarının imzaladıkları deklerasyona ABD Başkanı Clinton'da gözlemci olarak imza koydu.
Türkiye de Hazar enerji kaynaklarının güvenliğine ABD ile aynı ölçüde önem vermektedir. Temmuz 2001'de Hazar Denizi'nden petrol araması yapan iki Azerbaycan gemisinin İran uçakları tarafından taciz edilmesi üzerine, Türkiye derhal soruna müdahil olarak Türk savaş uçaklarını Azerbaycan tarafına yardıma göndermiştir. Bu olay Türkiye'nin enerji güvenliği konusundaki hassasiyetinin, gelecekte bu konuda meydana gelebilecek bir çatışma durumunda müdahil olacağının göstergesi olmuştur. 2005 yazında faliyete geçecek olan Bakü-Ceyhan boru hattı Türkiye'yi Hazar Denizi bölgesine daha da bağlayıcı bir unsur olacaktır. Bu nedenle Türkiye bir yandan bölge ülkeleriyle askeri işbirliğini geliştirmeye çalışırken, bir yandan da “Kafkasya İstikrar Paktı” gibi projelere öncülük ederek bölgenin istikrarı için çalışmaktadır. NATO kapsamındaki Barış İçin Ortaklık Projesi çerçevesinde Türkiye, Hazar Bölgesi ülkelerinden Azerbaycan, Kazakistan ve Gürcistan ile askeri işbirliğini ilerletmiştir. NATO üyesi kimliği Türkiye'nin Hazar Denizi Bölgesinde etkinlik kurmasında olumlu katkılar sağlamıştır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının güvenliği ABD için de aynı ölçüde önem taşımaktadır. Romanya ve Bulgaristan'da kurulan yeni Amerikan üslerindeki hızlı müdahale kuvvetleri Bakü-Ceyhan hattında bir sıkıntı ortaya çıkması durumunda Kafkasya'ya kısa sürede ulaşarak müdahale edebilecektir. Gürcistan'da Gürcü askerlerinin eğitimi için bulunan Amerikan askerleri acil durumda petrol güvenliği içinde kullanılabilir.
2000 yılında iş başına gelen Bush yönetiminin kurmaylarında Dick Cheney Mayıs 2001'de enerji güvenliğinin Amerikan dış politikasının önceliklerinden biri olacağını ilan etmişti. Bu doğrultuda ABD Güney Amerika ve Afrika'da petrol üretilen sahalarda olduğu gibi Hazar Denizi Bölgesinde de askeri varlığını artırmaya başladı. Angola ve Nijerya'ya silah satışını artıran ve bu ülkelerin askeri personelinin eğitimini üstlenen Pentagon, Hazar Denizi Bölgesinde Gürcistan, Azerbaycan ve Kazakistan'la da benzeri ilişkiler geliştirdi. Günümüzde Pentagon, Senegal, Gana, Mali, Uganda ve Kenya'da daimi askeri üs kurma için arayışı içinde olan Pentagon'un Hazar çevresinde de Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan'da daimi üsler kurmayı planlamaktadır. Haziran 2003'de Wall Street Journal'da Greg Jaffe bir ABD'li komutanın ağzından Afrika'daki Amerikan kuvvetlerinin en önemli varlık nedeninin Nijerya'nın petrol yataklarının korunması olduğunu yazmıştır. Hazar çevresinde günden güne artan Amerikan varlığı da global düzeyde enerji kaynaklarının kontrolünün temel Amerikan stratejisi olduğunu ispatlayıcı niteliktedir.

5.Avrupa Birliği ve Çinin konumu
AVRUPA BİRLİĞİ:
Avrupa ekonomilerinin ithal petrol ve doğalgaza olan ihtiyacı gittikçe artmaktadır. Avrupa’ya diğer bölgelere nispeten yakın bir yerde rezerv yönüyle zengin bir sahanın bulunması AB’nin enerji ihtiyacını karşılamak için büyük bir fırsattır. Bu yeni saha AB’nin enerji transfer yollarını çeşitlendirmesine ve AB’ye Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın belirsizliklerinden kurtulma fırsatı verecektir. Enerji Belgesi(Green Paper)’nde de belirtildiği gibi “Rusya ve Hazar Denizi’ndeki enerji sahaları AB için son derece önemlidir.”
Bu yüzden AB bölge ülkeleriyle olan mevcut ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi ve yeniden yapılanma sürecini desteklemeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda AB 1991’den bu yana eski Sovyet cumhuriyetlerine ve 1994’ten bu yana da Moğolistan’a TACIS (Technical
Assistance for the Commonwealth of Independent States) adıyla anılan programla bölgesel yatırımları yaygınlaştırmıştır.

Tablo 1: Ülkelere göre TACIS taksimleri,1991–9 ve 2002–3

ÜLKE MİKTAR(milyon avro)
Azerbaycan 333,9
Kazakistan 116,9
Türkmenistan 44
Kaynak: Avrupa Dış İlişkiler Departmanı Tanıtım(ülke bazında) ve Stratejik Yazısı 2002–2006 ve Orta Asya için Gösterge Programı




Ayrıca Avrupa Komisyonu Avrupa genelinde boru hatlarının inşasını da teşvik etmektedir. Bu nedenle komisyon Trans-Avrupa enerji hatlarının (TEN’s) kurulmasını da desteklemektedir. Dahası AB sekiz eski Sovyet cumhuriyetinin Avrupa’yla bağlantısını sağlamak için Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaşım Koridoru’nu(Transport Corridor Europe-Caucasus-Asia) faaliyete geçirmiştir. TRACECA kapsamında 39 teknik destek ve 14 yatırım projesi finanse edilmiştir. Bu projelerin AB’ye toplam maliyeti ise 110 milyon avro civarındadır.
Bu proje haricinde AB için önem teşkil eden başka bir projeyse INOGATE(Avrupa’ya Devletlerarası Petrol ve Doğalgaz Taşımacılığı) adlı bir projedir. Bu proje eski SSCB’nin yeni bağımsız devletleri için AB’nin teknik yardım programı dahilinde önemli bir bölgesel girişimidir. Kısa bir süre önce, Phare programı kapsamında finanse edilmekte olduğu bazı Orta Asya ve Doğu Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Projenin başlıca amaçları ise:
a)Bölgesel petrol ve doğalgaz ürünlerini daha iyi hale getirmek
b)Hazar ve Orta Asya’dan Avrupa ve Batı piyasalarına hidrokarbon taşınması için farklı seçeneklerin değerlendirilmesine yönelik olarak taraf ülkelerin çabalarını desteklemektir. AYB, AİKB ve Dünya Bankası projeyi desteklemektedir.
Bu projelerin haricinde Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın AGİK’e tam üye olmasıyla birlikte AB bu ülkelere doğrudan yardım da yapmaya başlamıştır.

Tablo 2:Ülke Bazında Toplam AB yardımları

ÜLKE KÜMÜLATİF 1991-1999 2000
Azerbaycan 58.5 7
Kazakistan 119.6 10 (2001)
Türkmenistan 42.3 0
Kaynak: Avrupa Komisyonu Dış İlişkiler Departmanı

ÇİN:
Ekonomik gelişimine önem veren Çin, buna giden yolun enerjiden geçtiğinin farkındadır. Bu bağlamda Ortadoğu kadar önemli bir enerji havzası olan ve enerji ulaşım yolları üzerinde Orta Asya da Çin için önemli bir bölge haline gelmiştir.
Çin enerji fiyatlarının mümkün olduğunca düşük ve istikrarlı seyretmesi taraftarıdır. Bu yüzden Çin’in Orta Asya politikası genellikle ekonomi temelli olduğu söylenebilir.
Öte yandan Çin ABD’nin bölgede gereğinden fazla kalmasından ve hâkimiyet kurmasından çekinmektedir. Buna karşın ABD’nin bölgede gereğinden kısa kalması ve bölgedeki sorunları çözmeden ayrılması halinde arkasında baş etmesi son derece zor bir istikrarsızlık ve kaos bırakacağı da aşikardır.
Çin aynı zamanda Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’da petrol/doğalgaz yatırımları ve antlaşmaları yapmış, ayrıca bir Kazak enerji firmasını satın alarak Atasu-Alaşanku petrol boru hattının hayata geçiriliş sürecini hızlandırmıştır.
Çin Hazar’ın statüsü ile ilgili herhangi bir ülkeyi ya da öneriyi desteklememekte, bu “oyunun” dışında kalmayı tercih etmektedir. Buna rağmen Çin’in her geçen gün artan enerji ihtiyacını göz önüne alacak olursak Çin’e enerji sağlayan boru hatlarını tehlikeye düşürecek bir yaklaşım benimsendiği zaman, Çin’in buna sıcak bakmayacağı da son derece açıktır.

BAKÜ-TİFLİS-CEYHAN BORU HATTI PROJESİ (BTC):

BTC Boru Hattı Projesi, en kısa tanımıyla Azerbaycan petrolünü Gürcistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına getirmeyi amaçlayan bir projedir. Muhtelif görüşmeleri 1992–1997 yılları arasında yapılan projenin temeli ise 18 Eylül 2002’de atılmıştır. Projenin toplam sistem yatırımı 2,4 milyar dolar olup, Türkiye kesiminin finansmanı projeye iştirak eden şirketlerce karşılanmıştır. BTC Boru Hattı Projesi’ndeki şirketlere göre pay dağılımı da aşağıdaki grafikteki gibidir:

-NABUCCO PROJESİ:

Bu proje ise Hazar ve Ortadoğu doğalgazının Avrupa’ya taşınması amacıyla Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya’yı kapsayan bir projedir. Bu proje kapsamında Bulgaristan’ın Bulgargaz, Romanya’nın Transgaz, Macaristan’ın MOL ve Avusturya’nın OMV Gaz firmaları ortaklaşa çalışmalar yürütmektedir. Ayrıca proje ortaklarınca Haziran 2004 tarihinde, projenin finansman ve boru hattı taşıma kapasitesinin pazarlanması işlerini yürütmek üzere Nabucco Company Pipeline Study GmGH(Nabucco Boru Hattı İş Geliştirme Şirketi) kurulmuştur. Şirketin merkezi Viyana’dadır.

-TRANS-HAZAR PROJESİ:


Türkmenistan’da üretilecek doğalgazın Hazar geçişli bir boru hattı yoluyla Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasını kapsayan bu projeye Rusya “Hazar’ın statüsünü” bahane ederek karşı çıkmaktadır. Öte yandan ABD’nin Aşkabat Büyükelçisi Tracy Jacobson’un Türkiye’nin Aşkabat Büyükelçisi Hakkı Akil’le birlikte 2 Şubat 2006 tarihinde Türkmenbaşı ile görüşmesi ve bu görüşmede iddia edildiğine göre doğalgazın Rusya’ya teslim edilmesinin sakıncalarının anlatılmış olması, bu konuda ABD’nin Türkiye’yi desteklediğinin açık kanıtıdır.

-MAVİ AKIM PROJESİ:

Rusya’nın içerisinden Karadeniz kıyısına kadar bir boru hattı sayesinde gelecek olan gazın, daha sonra da Karadeniz’in altından geçecek bir boru hattı yardımıyla Samsun’a getirilmesini oradan da Ankara’ya taşınmasını öngören proje şu an itibariyle faal durumda olup yıllık 16 milyar m3 doğalgaz alımını içermektedir.
Bir diğer taraftan Türkiye’deki bazı uzmanlar bu projenin Türkiye’nin zararına olduğunu düşünmektedir. Aslında verilere bakıldığında Rusya’nın Türkmenistan’dan 44 dolara aldığı gazı, AB ülkelerine 110 dolardan, Türkiye’ye ise 133 dolardan sattığı görülmektedir. Bir başka deyişle Türkiye 1000 m3’te 20 dolar fazladan ödeme yapmaktadır.

Yazar: Elşen Resulov | Əlavə edən: YARADICI (2008-12-19) | Müəllif: ELSEN RESULOV
Baxış sayı: 859 | Reytinq: 5.0/2
Cəmi Şərh: 0

Only registered users can add comments.
[ Registration | Login ]

Copyright MyCorp © 2017Bütün hüquqlar qorunur  Saytda verilmiş xəbər və yazılan şərhlərə görə Qeribler.com administrasiyası məsuliyyət daşımır!